Dünya Döndükçe: Derin Müslümanlık: Giriş
Ahlak, huluk kelimesinin çoğuludur ve seciye, karakter, huy, iyilik ruhu, fenalıktan kaçınma tavrı, Ahsen-i takvîme mazhariyet şuuruyla davranma manalarına gelmektedir. Ahlak, insanın yaratılış gayesinin çok önemli bir derinliğidir. İnsan, Ahsen-i takvîme mazhar olarak yaratılmıştır. O, bütün esmâ ve sıfât-ı sübhâniyenin fihristi mahiyetinde parlak bir aynadır. Böyle bir aynanın kötü ahlak ile karartılması, Ahsen-i takvîme mazhariyetin hakkını verememenin ve insanın hak nezdindeki konumuna saygısızlığın bir ifadesidir. Böylesi bir çöküş ve çözülüşe karşı insan, imanda yenilenme ve derinleşme mülahazasıyla yakîn, irfan ve aşk u iştiyak adına devamlı Hakk’a teveccüh edip O’na sığınmalı, haram helal konularında kılı kırk yararcasına yaşamalı, günde hiç olmazsa birkaç kez kendiyle hesaplaşmalıdır.
İslam ahlakının temel kaynakları; başta Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet-i Sahiha olmak üzere, bu ilahi vahyin en doğru temsilcileri olan peygamberlerdir. Hazreti Âişe-i Sıddîka (r.a.), Efendimiz’in (s.a.s.) ahlâk-ı âliyeleri kendisine sorulunca şöyle cevap verir: “O’nun ahlakı Kur’an’dı.” Daha sonraları sahabe, tâbiîn ve tebe-i tâbiîn efendilerimiz, onların ardından da ümmetin ilim, fikir ve gönül insanları, İslam ahlakını zamanın şartlarını göz önünde bulundurarak ve evrenselliğinden yararlanarak devam ettirmiş ve sonraki nesillere emanet etmişlerdir.
Güzel ahlak imanın gereğidir, iman da güzel ahlakın gereğidir. Nitekim kulluk, baştan başa âli ahlaktan ibarettir. İnandığımız değerler sayesinde ruh, fikir ve düşüncede istikamete girer ve yüce ahlaka ulaşma yolunda en önemli adımı atmış oluruz. Allah’a kullukta bulunmayan insan şüphe yok ki ahlaken yanlış bir yoldadır. Müminler; ayet ve hadislerde belirtilen güzel ahlakın özelliklerini taşımalıdır. Bunun aksine, kâfirler ve münafıklar zahiren bazı güzel ahlakî özelliklere sahip olsalar da aslında birçok kötü ahlaki özelliği de barındırırlar. Çünkü küfür ve nifak, insanı kalbî körlüğe ve ruhî karanlığa sürüklediğinden, kötü huyların ve ahlaki yozlaşmanın da temel sebeplerindendir.
Bediüzzaman Hazretleri bu konuyu şu şekilde izah eder: Her Müslümanın her vasfının Müslümanca olması icap etmez. Aynı şekilde her kâfirin her vasfı da küfründen neşet etmez. Bazen müminde kâfir sıfatı, kâfirde mümin sıfatı bulunabilir. Mesela gıybet, yalan ve iftira birer kâfir fiilidir. Fakat maalesef, bazı müminler de bu çirkin günahlara girebilmektedirler. Bunun aksi de söz konusudur. Allah Teâlâ, sıfatlara göre hüküm verir. Dolayısıyla, bu güzel sıfatlara sahip olanlar kâfir olsalar da bu sıfatların etkili olduğu alanlarda rakiplerine üstün gelir ve işlerinde muvaffak olabilirler. Buna, sıfatın sıfata galip gelmesi de denebilir. Bu durumlarda mümin sıfatı, kâfir sıfatına üstün gelir. Müminde kâfir sıfatı görmek, kâfirde de mümin vasfına rastlamak her zaman mümkündür.
Kötü ahlakın temel kaynağı küfür, nifak ve cehalettir. Küfür ve nifak aynı zamanda ahlaksızlığın da ta kendisidir. Kötü ahlakın bir kaynağı da gelişme gayretinde olmamak, olduğu yerde saymak ve mevcutla yetinmektir. Derinleşme azminde olmayanlar, hiç farkına varmayacakları şekilde sığlaşır ve zamanla tamamen tükenirler. Ahlak, imanın ayrılmaz parçasıdır. Peygamber Efendimize (s.a.s.) “Hangi mümin imanı itibariyle daha faziletlidir?” diye sorulunca O, “Huyu en güzel olandır.” buyurmuştur. Nitekim Cenâb-ı Hak, Allah Resulü’nün üzerindeki onca nimete rağmen ayette “Şüphesiz Sen, çok yüce bir ahlak üzeresin.” buyurarak, Efendimiz’in güzel ahlakının yaratılışın gayesi, hedefi ve gerçek anlamı olduğuna dikkat çekmiştir.
Güzel ahlakın alametleri; sözlü veya fiili olarak kimseye eziyet etmemek, kendisine eziyet edenleri görmezden gelmek, gördüğü eziyeti unutmak ve kötülüklere iyilikle karşılık vermek gibi hasletlerle özetlenmiştir. Kur’ân-ı Kerîm bu hususa, müttakîlerin vasıflarını anlattığı yerde şu şekilde değinir: “Bolluk zamanında da darlık zamanında da ihtiyaç sahiplerini görüp gözetir, kızdıklarında öfkelerini yutar ve insanları affetmesini bilirler. Allah, böyle güzel davranışlara sahip kimseleri sever.” Peygamber Efendimiz (s.a.s.) de “Müminlerin en olgunu, ahlakı en güzel olan, başkalarıyla en iyi geçinendir.” buyurmuş ve bize, kâmil imana ulaşma adına en doğru yol olarak güzel ahlakı göstermiştir. Huyu güzel olan, en önemli güzelliği elde etmiş sayılır. Fakat huy güzelliği, huysuzlukla test edilmeden ispatlanmış olmaz. İyi insanlarla geçinmek kolaydır. Maharet, en kötü insanla veya kötü gördüğümüz insanlarla da daima iyi münasebetler içinde bulunmaktır. İşte cennetin kapılarını açan sırlı anahtar da budur.
Cibrîl Hadisi olarak meşhur olan hadis-i şerifte geçen iman, İslam ve ihsan üçlüsü oldukça önemlidir. Zira dini öğretmek için gelen vahiy meleği özellikle bu üç konuda sorular sormuş ve Peygamberimiz de bu üçlüyü din olarak tanımlamıştır. İman hakikatinin insanda tesirini tam olarak göstermesi, onun ameli yönünü açığa çıkaran İslamla mümkündür. İman, işlene işlene insanın tabiatına mal olup davranışlarını belirleyen ve yönlendiren bir derinlik hâline geldiğinde ancak hakiki anlamını bulur. Selamette kalmanın yolu, İslam’ın esaslarına bağlılıktır. Kul, her davranışının şuurlu olmasına özen göstermeli, her hareketine şuur vizesi sormalı, O’nun referansını almayan hareket ve davranışları yok saymalıdır.
Esma-i ilahiye, Allah’ın (celle celâluhu) isim ve unvanları demektir. Topyekûn kâinata baktığımızda, Hazreti Allah çeşitli şekillerde kendini ifade ederek binbir esmasıyla varlığını göstermekte ve şuur sahibi mahlûkatına kendini tanıtmaktadır. Bir çiçeğe baktığımızda, Allah’ın o çiçeği eşsiz bir güzellikte yarattığını ve “Allah, Cemîl’dir, Mücemmil’dir.” deriz. İşte yüce ahlak dediğimiz şey, Cenâb-ı Hakk’ın kâinatta tecelli eden o yüce isimlerini temsilden ibarettir. Yüceler yücesi Rabbimiz, insana özel bir frekanstan özel bir şekilde tecelli eder. İnsan alıcısını, o frekansa göre ayarlarsa, Allah’ın kâinatta tecelli eden isimlerini görür ve bu isimler de o kimsenin ruhuna akseder. Daha sonra bu akseden isimler, davranışlara yansır. Gönlü böyle bir şeye hazır olmayan –tabiri caizse– ruh aynasında Allah mütecelli olmayan kişinin ilahi ahlaka ulaşması mümkün değildir. Evvela, insanın gönlü Allah’a açık olmalı ki Allah da onda mütecelli olsun. Sonra O’ndan intikal eden şeyleri davranışlarının diliyle ifade etsin.
Kapalı ve katı bir kalbin alacağı bir şey olmayacaktır. Kâfir ve münafıkların kalpleri Allah’a karşı kapalı olduğu için, O’ndan gelecek tecellileri de almayacak ve dolayısıyla onlar, bazı güzel hasletlere sahip olsalar bile hakiki manasıyla ahlaklı sayılmayacaklardır. İnsanın, Cenâb-ı Allah’ın cemaliyle şereflendirme payesine erişebilmesi için Allah ahlakıyla ahlaklanması, sahip olduğu her sıfatla Allah’la münasebete geçmesi gerekir.
İnsan, mahiyetine yerleştirilen bu hakikatleri keşfetmek ve inkişaf ettirmek üzere dünyaya gönderilmiştir. Bu yüce anlayış içinde bize göre ahlak, Allah’a dönüştür. El, göz, dil, ayak gibi her uzvun bir hikmet-i vücudu ve yaratılış gayesi vardır. Kalbin hikmet-i vücudu ve yaratılış gayesi ise Allah ile sıkı bir bağ kurmaktır. Bu açıdan kendini materyalist düşüncelere kaptırmış, Allah’tan habersiz gafil bir hayat yaşayan pek çok insanın durumu büyük bir kusurdur. Kusurunu idrak etmek de büyük bir meziyettir. Ne acıdır ki insanların çoğu bu kusurlarının farkında bile değiller. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) bir hadislerinde ahirette ameller tartılırken mizana konulacak ilk amelin, mizanda en ağır basacak şeyin güzel ahlak olduğunu söyler ki kendisi de bu ahlakın zirvesini temsil eder.
Cenâb-ı Hak, Habîb-i Ekrem’i hakkında şöyle buyurur: “Muhakkak ki sen çok yüce bir ahlak üzeresin.” Esma-i Hüsna’nın bize anlattığı bir hakikat de Cenâb-ı Hakk’ın yüce ahlakını nazara vermek, insanların da o ilahi ahlaka sahip olmalarına vurguda bulunmaktadır.
Allah sonsuz merhamet sahibidir. “Affedici, hoşgörülü, bağışlayıcı olursanız Allah da bağışlayıcıdır; merhameti engindir.” (et-Teğâbün, 64/14) buyrulmak suretiyle, insanlara hedef olarak gösterilen bağışlayıcılığın referansı olarak Allah’ın bağışlayıcılığı gösterilmektedir. Yine bu ilahi ahlakı teyit eder mahiyette bir kudsî hadiste Cenâb-ı Hak “Muhakkak ki rahmetim gazabımı geçmiştir.” buyurmuştur. Güzel ahlakın özü, Cenâb-ı Hakk’ın bu ahlakını kazanmak ve ona göre hareket etmektir. Mümin, bu ilahi ahlaka uyarak insanların gönlünü fethedebilecek şekilde maksadını ifade etmeye çalışmalı, hep Allah’ın rızasını gözetmelidir. Siz, Allah’ın ahlakıyla ahlaklanırsanız, Allah da sizi sizinle, nefsinizle baş başa bırakmaz. “Sizler Benimle berabersiniz.” der, nezd-i ulûhiyetine alır. İman ve İslam yolunun âdâb u erkânı budur.
İslam ahlakçıları insanda üç temel duygunun varlığından bahsetmişlerdir. Belli bir ölçüde de olsa hakikatleri görüp fayda ve zarar getirecek şeyleri birbirinden ayırma melekesine kuvve-i akliye; kin, hiddet, kızgınlık ve atılganlık gibi hislerin kaynağına kuvve-i gazabiye; arzu, iştah ve cismanî hazların menşeine de kuvve-i şeheviye demişlerdir. İslam düşünce sisteminde istikamet tarif edilirken, dünden bugüne mesele genellikle bu üç kuvveye indirgenmiş ve bunların itidal halleri sırat-ı müstakîm olarak ifade edilmiştir.
Cenâb-ı Hak, insanı yaratırken onun donanımına hem iyinin hem de kötünün madenlerini yerleştirmiştir. Pek çok hikmete binaen verilen bu madenlerin hayra veya şerre kullanılması ise insanın iradesine bırakılmıştır. İnsanın mahiyetine şiddet, mal sevgisi ve kıskançlık gibi çoğu zaman kötü saydığımız duygular yerleştirilmiştir. Ancak bunlar doğru yerde kullanıldığında hayra dönüşürler ki zaten bunların varlık sebebi de budur. Şiddet duygusu, düşmanlık edenlere, zulmedenlere, canımıza ve malımıza göz dikenlere karşı durmak, hukukumuzu müdafaa etmek için fıtratımıza yerleştirilmiştir. Mal sevgisi çalışmaya, kazanmaya teşvik içindir. Kıskançlık, ırzımızı, şeref ve iffetimizi korumak için verilmiştir. İnsan bu gibi duyguları tamamen ihmal edip görmezden gelirse humûdete (hissizlik) sürüklenir, onun cansız varlıklardan farkı kalmaz. Tam tersine, bunları suistimal ederse bu sefer de sefahate dalarak türlü günahlara girmiş olur. İşte bu kabiliyetlerin İslami ölçüler içinde dengeli kullanılması gerekir.
İnsan, kendisine verilen duyguları hayır istikametinde kullanma adına dengeli olmalı; iman, ibadet ve ahlak adına ortaya koyacağı kalbî ve bedenî amellerde de ifrat ve tefritten uzak durmalı ve sırat-ı müstakîmin dışına çıkmamalıdır. Bütün ibadet ve amellerde de ifrat ve tefritten uzak durmalı ve amelleri Rabbimizin, Efendimizin ve basiret erbabı müminlerin teftişine arz ediliyor gibi arızasız ve kusursuz ortaya koyma hedeflenmelidir. Zira En‘âm Suresi, 105. ayette “Amel edin! Yaptıklarınızı Allah da, Resulü de, müminler de görecekler.” buyurulmuştur. İnsan, bütün ibadetlerinde “Acaba kabul oldu mu?” endişesini taşımalı ve hep kemal peşinde koşmalıdır. İşte ibadet ve amelleri baştan savma, gevşeklik ve gaflet içinde yerine getirme nasıl bir dengesizlik ise çok ciddi bir performans sergileyip Cenâb-ı Hakk’ın tevfikine mazhar olduktan sonra neticeyi kendinden bilme de Hakk’a karşı küstahlık sayılan bir başka dengesizliktir. O hâlde insana yakışan, hayır yolunda, Allah’a kulluğunu eda etmede iradesini sonuna kadar kullanmak; neticede ortaya çıkacak başarıları ve güzellikleri her şeyi yaratan Rabbine bağlayarak kul olmanın gereği olan tevazu, mahviyet ve hâcaletle bezenmektir. İnsan, muvaffakiyetlerin kendisi için bir imtihan unsuru olabileceğini asla unutmamalı, bunları kendisine mal etme hatasına düşmemeli, bunların istidrâç olabileceği endişesiyle kayıp gitmekten korkmalıdır.
Fonksiyonu itibariyle kuvve-i akliye; hakikatleri belli bir ölçüde idrak etmenin, iyi ve kötü fiillerin sonuçlarını fark edebilmenin ve maslahat ile mefsedeti (ahlakî veya hukuki açıdan zarar doğuran durumları) birbirinden ayırabilmenin temel dayanaklarından biridir. Akıl, vahiyle beslenip semavî disiplinlere bağlı kaldığı müddetçe insan için ışıtıcı bir rehber olur. Böyle bir aklın eline, üzerinde düşünüp değerlendirebileceği temel doneler verildiği takdirde, Ebu Hanife gibi bir fıkıh imamı, Mâtürîdî gibi bir kelam âlimi veya Gazzâlî gibi düşünce abidesi büyük kametler yetişebilir. Akıl aynı zamanda mükellefiyetin de çok önemli bir esasıdır. İnsan onunla Allah’a muhatap olma seviyesine yükselir, onunla belli sorumluluklar yüklenmeye ehil hâle gelir. Şüphesiz, aklın yaratılmasının önemli bir hikmeti vardır. Her şeyden önce o, yukarıda da değindiğimiz gibi mükellefiyetin ve kulluğun esasıdır. Öyle ki insanoğlu akıl nimetiyle Allah’a muhatap olma şerefini elde etmiş, kendini, kâinatı ve Allah’ı tanımıştır. Fakat akla da, kıymeti harbiyesine göre bir değer atfetmek gerekir. Zira onun da bir sınırı, yapıp yapamayacağı şeyler vardır.. O, elde ettiği bilgileri ilahi vahiyle test etmediği sürece her zaman yanılabilir. Diğer yandan, ona fonksiyonlarını eda etme imkânı verilmediğinde mekanizma ve sistemin bir tarafı felce uğrar. Aynı şey kuvve-i şeheviye ve kuvve-i gadabiye içinde söz konusudur.
Ayrıca Bakınız
- Dünya Döndükçe: Derin Müslümanlık: Güzel Ahlak
- Dünya Döndükçe: Derin Müslümanlık: Gayrî Ahlakî Davranışlar
- Dünya Döndükçe: Derin Müslümanlık: Kayma Noktaları