Dünya Döndükçe: Derin Müslümanlık: Gayrî Ahlakî Davranışlar
1. Dilin Afetleri
Dilin afetleri, kalbin derinliklerinde kök salmış nefsî zaafların dışa vurduğu en tehlikeli alanlardan biridir. İnsan, bazen yaptığı güzel işleri dile getirerek, bazen de başkalarının takdirlerine sahip çıkarak kendini öne çıkarmaya çalışır. Oysa bu tavır, kalbin tefekkür etmesi gereken hakikatlerden uzaklaştırır. Bu eğilimin arkasında genellikle ucub ve kibir gibi içsel hastalıklar bulunur. Kişi, yaptığı amellere güvenmeye başlar; kendini ve hizmetlerini merkeze koyar. Böyle bir hâlde esas unutulan, kulun Allah karşısındaki konumudur: Acizlik, mahviyet ve sürekli ihtiyaç hâli.
Gerçek bir tevazu, insanın kendini küçük görmesiyle başlar. Böyle biri, güzellikleri kendine mal etmez; aksine, her nimeti ve her başarıyı Allah’a nispet eder. Takdir beklentisi taşımaz. İyiliğini unutmaya, hatasını ise daima hatırda tutmaya gayret eder. “İyilik yap denize at; balık bilmezse Hâlık bilir.” sözü, bu hâlin halk dilindeki karşılığıdır. Bu nedenle, bir iyiliği hatırlamak ve onu dilden düşürmemek marifet değil, bir kayıptır. Gerçek fazilet, yapılan hayrın hafızadan silinmesi, hataların ise canlı tutulmasıyla mümkündür.
Hazreti Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) her gün yüz defa istiğfar etmesi, onun mahviyet ve kulluk ahlâkına dair en açık örnektir. Masum olduğu hâlde sürekli bağışlanma dilemesi, ümmetine tevazuu ve haşyeti miras bırakma hikmetini taşır. Mü’min de bu yolda yürür; bir hata karşısında gece seccadesine kapanır, gözyaşıyla istiğfara sarılır. Tevbe ve nedametle geçen bir ömür, Allah katında en büyük kazançlardan biridir.
Öte yandan, hizmet yolunda kişinin kendini ifade etme arzusu çok daha tehlikelidir. Kalemi, fikri ya da geliştirdiği projelerle öne çıkmak isteyen birinin bu duygularla yaptığı işler, rıza-i İlâhîye değil, nefsanî beklentilere bağlanmış olur. Böylece ameller göze girmek uğruna zayi edilir. Oysa inanan bir gönlün davası, Allah ve Resûlü olmalıdır. Gayesi, onları anlatmak, sevdirmek ve hoşnut etmektir. Takdir edilmek değil, razı edilmek asıl hedeftir.
Bu çerçevede dilin en büyük afetlerinden biri gıybettir. Gıybet, bir kişiyi, yokluğunda hoşlanmayacağı şekilde anmak demektir. Bu davranış, sadece bireyin ahlâkını değil, aynı zamanda hem onu söyleyen hem dinleyen açısından büyük günahlar arasında sayılmıştır. Gıybetin ardında, insan nefsine ait türlü zaaflar gizlidir.
Bunlardan biri öfke duygusudur. Kişi, içindeki kızgınlığı açıkça ifade edemediğinde, bu duygusunu arkadan konuşarak dışa vurur. Öfke, sözü keskinleştirir; dil, içteki kini açığa vurur. Öte yandan, haset, başkasının sahip olduklarına tahammül edememekten doğar. Kişi, bu kıskançlığını bastırmak yerine, onu söz yoluyla dışa vurur; böylece başkasının değerini küçülterek içsel boşluğunu telafi etmeye çalışır.
Çevresini kaybetme korkusu da gıybetin önemli sebeplerindendir. İnsan, ait olduğu topluluğu kaybetmemek için başkalarının dedikodusunu bir bağ kurma vasıtası olarak kullanabilir. Bu ise, dostluk görünümündeki bir sadakatsizliğe dönüşür. Başkalarını itibarsızlaştırma düşüncesi, bazen kişiyi bilinçli bir şekilde gıybete sevk eder. Muhatabını toplum nazarında değersizleştirme arzusu, dilin ölçüsünü bozar. Bununla birlikte nefsini yüceltme gayesi, başkalarının kusurlarını ifşa ederek kişinin kendi meziyetlerini öne çıkarma çabasıdır. Dil, başkasını küçülterek nefsi yüceltmeye yönelir.
Bir diğer sebep de başkalarını güldürme maksadıdır. Kimi zaman bir espri ya da bir kahkaha uğruna başkasının hatası dile dolanır. Oysa bir insanın itibarı üzerinden kurulan tebessüm, hakikatte bir gönlün yıkımıdır.
Bununla birlikte, gıybet sayılmayacak durumlar da vardır. Hakkın aranması, bir mazlumun müdafaası, evlilik ya da ortaklık gibi istişare gerektiren meselelerde doğru bilginin paylaşılması, niyet hâlis olduğu sürece gıybet kapsamında değerlendirilmez. Ancak bu tür konuşmalarda da, kalbin terazisi bozulmamalı; niyetin hâlisiyeti daima korunmalıdır.
Dilin afetleri sadece gıybetle sınırlı değildir. Yalan ve ikiyüzlülük, insanın en temel ahlaki zaaflarından biri olarak zikredilir. Hakikatin yerine yalanı ikame eden kişi, bir süre sonra doğruya karşı körleşir; kalbî hassasiyetlerini kaybeder. Özellikle iki yüz taşıyan biri, nezdinde güvenilmez ve samimiyetsiz bir şahsiyete dönüşür. Dilin bu ifsadı, hem kişinin iç âlemini hem de toplumsal dokuyu zedeler.
Cedel, yani diyaloğu hakikate ulaşma değil, üstün gelme aracı hâline getirme hastalığı da dilin başka bir afeti olarak değerlendirilir. Bu tür münakaşalarda hakikat kaygısı değil, galip gelme tutkusu öne çıkar. Cedel ehli, kalpleri ikna etmekten ziyade zihinleri susturmaya çalışır; bu da hikmetten uzaklaştırır.
Söz taşıma, diğer bir ifadeyle koğuculuk, toplumun birliğini parçalar. İnsanlar arasındaki güveni zedeler, fitne tohumları eker. Koğuculuğun olduğu yerde muhabbet barınamaz; kalpler arasına nifak girer. Bu tür konuşmaların hem taşıyıcısı hem dinleyicisi mesuliyet altındadır.
Ölçüsüz medihler, muhatabı yanlış bir algıya sürükleyerek ona zarar verir. Aşırı övgü, kişide kibir ve ucuba yol açar. Medhedilen kişi kendini yeterli görmeye başlar; nefsiyle baş başa kalır. Bu tür övgüler, hakikati perdelediği için zararlıdır.
Ölçüsüz mizah da dilin başka bir zaafıdır. Şaka ve latifenin dozu aşıldığında, ciddiyet kaybolur. Gülmek uğruna başkalarının onuru zedelenir; kalpler kırılır. Ciddiyetin kaybı, zamanla ahlakın da zedelenmesine sebep olabilir.
İnsanlarla alay etme ise bir gönlü kırmakla eşdeğer görülür. Alay, küçümseme duygusunun dile yansımasıdır. Bu tür ifadeler, hem alaya alınan hem de alaya alan kişi için zararlıdır; birincisi incinir, ikincisi gönül dünyasını karartır.
Sövüp sayma, küfür ve beddua, dilin saldırgan yönünü temsil eder. Bu tür ifadelerle başkalarının haysiyeti zedelenir. Aynı zamanda söven kişi kendi iç dünyasındaki öfke ve kini dışa vurur; bu da kalpte iz bırakır. Beddua eden kişi, kendisine dua yolunu kapatır.
Konuşmada sunilik, hakikatin sükût ettiği yerde şeklin öne çıkmasıdır. Yapmacıklık, samimiyeti öldürür. Dışa dönük süslü ifadeler, içteki boşluğu gizlemeye yetmez. Bu tür konuşmalar, muhatapta güven değil, tereddüt uyandırır.
Ahlaksızlık edebiyatı ise dilin istikametten tamamen sapmasıdır. Fıtrî haya duygusunu körelten bu tür ifadeler, kalpleri karartır; vicdanları ifsat eder. Bu tür içerikler, yalnızca söyleyeni değil, dinleyeni de kirletir.
Son olarak bâtıl şeyler konuşmak, boş ve faydasız sözlerle zamanı ziyan etmektir. Mümin, her anını mânâ ile doldurmayı hedefler. Faydasız söz, kalbi meşgul eder; ruhu yorar. Dilin bu tür israfı, ahirette pişmanlık vesilesi olur.
Dilin bu afetlerine karşı en büyük koruyucu, tefekkür ve murakabe ile konuşma disiplini kazanmaktır. Kalpten kopan her söz değer taşır; nefsin yönlendirdiği her ifade ise zarara kapı aralar. Müminin dili, kalbinin tercümanı, niyetinin aynası olmalıdır.
2. Nifak (İkiyüzlülük)
Nifak, kişinin iç dünyasındaki inkârı dışarıda iman gibi sunması; samimiyetsizlikle her zeminde farklı bir tavır takınmasıdır. Bu, bir karakter zafiyeti değil, bir ruh çöküntüsüdür. Münafık, sabit bir kimlik taşıyamaz; iç dünyasındaki nefreti gizleyerek çevresine dostluk görüntüsü verir. Herkese karşı yumuşak ve sevecen görünürken, içinde düşmanlıklar biriktirir. Bu çifte hayat, zamanla onun kişiliğinde bir derinlik değil, bir uçurum meydana getirir.
İkiyüzlülük, itikadî ve amelî olmak üzere iki şekilde tezahür eder. İtikadî nifak, iman iddiasına rağmen kalben inkâr içinde olmaktır ve küfürden beterdir. Amelî nifak ise kalb ile dışın tutarsızlığıdır. Bu durum, iman ettiği gibi yaşamamak, ibadetlere riya karıştırmak ve ahlaki sadakati zedelemek şeklinde ortaya çıkar. Ashab-ı kiram, bu tür bir nifaka düşme endişesiyle yaşamış, hatta en sadık olanlar bile kendilerinde nifak alameti aramaktan geri durmamıştır. Bu hassasiyet, imanı diri tutmanın bir emaresi kabul edilmiştir.
Sahabe nesli, amellerini Allah rızasından başka hiçbir şeye bağlamamış, ibadetlerini sadece O’na tahsis etme konusunda büyük bir titizlik göstermiştir. Onlar, her meseleye “Rabbimiz ne isterdi?” sorusuyla yaklaşmış; nefislerini değil, rızayı esas almışlardır. Müminin hayatı da ancak bu ölçüde kemal bulur. İman nazarîlikten kurtulup amele dönüşmedikçe, hayata nüfuz edemez. Yaşanarak kökleşmemiş bir inanç, ne sahicidir ne de tesirli.
Nifak tehlikesinden korunmanın yolu, her adımda ihlâsı esas almak, içte hissetmediği hiçbir şeyi dile dökmemek, duygu ve düşüncelerini sürekli arındırmaktır. Allah Resûlü’nün tarif ettiği münafık alametlerinden –yalan, emanete hıyanet ve sözünden dönme– uzak durmak, yalnızca görünüşe değil, kalbî niyete de dikkat etmek gerekir. İnsan, en samimi anlarında dahi nefsin gizli hesaplarını kollamalı; başkalarının takdirini değil, sadece Allah’ın hoşnutluğunu hedeflemelidir. Bu, imanı iğreti bir elbise olmaktan çıkarıp, benliğin özü hâline getirme gayretidir.
3. Şehvet Tutkusu
Şehvet, insanın yaratılışına neslin devamı ve aile kurma gibi hikmetlerle yerleştirilmiş olsa da, tarih boyunca en zorlu imtihan vesilelerinden biri olmuştur. Günümüzde ise bu imtihan daha organize, daha cezbedici ve daha yaygın bir hâle gelmiştir. Şeytanın bu alandaki tuzakları, erkek ve kadın ayrımı olmaksızın tüm insanlık için büyük bir tehdit oluşturur. Şeytan, insanı aldatmak için servet, şöhret, makam gibi yolları tercih etmezken, kadın ve erkek arasındaki cazibeyi en etkili silahı olarak kullanır. Kur’ân da, şeytanın yalnızca aldatıcı vaatlerde bulunduğunu ve bu vaatlerin boş birer kuruntudan ibaret olduğunu bildirir.
Kimi insan şöhrete, kimi mala, kimi de şehvete karşı zaaf sahibidir. Bu zaaflara rağmen iradesinin hakkını vererek mücadele eden bir kişi, Allah katında çok büyük dereceler elde edebilir. Bu dikey yükseliş, “amûdî bir yükselişle velilik ufku” olarak nitelendirilir. Vicdan mekanizması geliştikçe nefis geriye çekilir, kişi kötülük karşısında hemen içsel bir uyarı alır. Göz haramdan sakınır, hayal denetim altına alınır ve kalp murakabe içinde korunur. Bu dikkatli duruş, günahın henüz zihinde hayal olarak oluştuğu anda bile onun önünü kesmeyi gerektirir. Zira Kur’ân, zinaya yaklaşmamayı emrederek sadece fiili değil, ona giden yolları da yasaklamıştır.
Şehvetin zararlı alanlara sarkmaması için Kur’ân ve Sünnet, kişiyi haramdan koruyacak pratik yollar gösterir. Nazarın haramı tetiklemesi karşısında irade hemen devreye girmelidir. Hayal ve tasavvur âlemi de korunmalı; zihin, şeytanın fısıltılarına açık hâle getirilmemelidir. Takva sahiplerinin kalbine şeytan giremez; olsa olsa onların hayal hariminin dışında dolaşabilir. Bu sebeple, şeytani dürtülere karşı bilinçli bir teyakkuz ve Allah’a sığınma hâli şarttır.
İslâm, şehveti inkâr etmez; aksine ona meşru bir kanal tayin eder: evlilik. Bu kurum, hem ferdî iffeti hem toplumsal düzeni teminat altına alır. Evlilik sayesinde insan, yaratılış hikmetine uygun yaşar ve topluma karşı sorumluluğunu yerine getirir. Şartları müsait olanlar evlenmeli; imkânı olmayanlar ise oruçla korunmalıdır. Ebeveynlerin ve rehber konumundaki kişilerin, gençlerin iç dünyasını zamanında sezerek müdahalede bulunmaları hayati önemdedir. Aksi takdirde küçükken önemsenmeyen zaaflar, ileride büyük sapmalara dönüşebilir.
4. Öfke ve Gazap
Gazap duygusu, insanın mahiyetine, kendisini ve muhafaza etmesi gereken değerleri savunması için yerleştirilmiş fıtrî bir kuvvedir. Bu duygunun tamamen bastırılması değil, akıl ve iradenin kontrolünde tutulması gerekir. Çünkü ölçüsüz bir öfke, aklı perdeleyen, insanı kendi seviyesinin altına düşüren geçici bir cinnet hâlidir. Oysa gazap, yerli yerince kullanıldığında şecaatin, yani yiğitçe bir duruşun temelidir. Efendimiz’in defalarca “Öfkene hâkim ol!” demesi, bu duygunun kontrol altına alınmasının ne kadar önemli olduğuna işaret eder. Zira gazap, insanın en zayıf damarlarındandır ve irade eğitimi gerektirir.
Kur’ân, öfkesini yutan ve affedici olan müttakileri över. Ayetlerde geçen "gayz" kelimesi, hoşa gitmeyen bir durum karşısında insanın iç dünyasını hiddetle dolduran öz öfkeyi ifade ederken, "kâzım" ifadesi ise bunu sabırla içine gömüp söndüren kimseleri anlatır. İnsanın gazap anında kendisini tutabilmesi, onu doğru yöne çevirebilmesi, ancak ihsan şuuruyla mümkündür. Efendimiz’in öğrettiği gibi istiâze, sükût, duruş değiştirme, abdest alma ve namaz gibi yollarla öfke dizginlenmeli; sabırla davranılmalı, hatta kötülüğe bile iyilikle mukabele edilmeye çalışılmalıdır.
Gazap duygusunu Allah için kullanmak ile nefis adına öfkelenmek arasındaki fark çok büyüktür. Mü’min, neye ve ne ölçüde öfkelendiğine dikkat etmeli; kendi şahsına yapılanları sabırla karşılamalı, din ve mukaddesat söz konusu olduğunda ise ölçülü bir duruş sergilemelidir. Hazreti Ömer’in bir nasihatle anında sükûnete ermesi veya Hazreti Ali’nin nefis karıştığı anda düşmanını öldürmekten vazgeçmesi, bu konuda örnek şahsiyetlerin duruşunu gösterir. Gazabını bastıran, içindeki kötülüğü yutan ve sabırla affedebilen kimse, hastalık ve musibetlere sabreden kimse gibi büyük bir sevapla mükâfatlandırılır. Çünkü insanın gazap anında bile insanî mahiyetine saygı göstermesi, nefsine değil Rabbine kul olduğunun göstergesidir.
5. Kıskançlık ve Haset
Haset, insanın başkasına nasip olan nimetleri hazmedememesi, onların elinden alınmasını istemesi ve bu mazhariyetlerin yalnızca kendisine ait olmasını arzulamasıdır. Bu duygu şeytanın Hazreti Âdem’e secde etmeyerek emre karşı gelmesine sebep olmuş; nice insan da bu maraz sebebiyle inkâr ve cinayet gibi ağır günahlara sürüklenmiştir. Haset, sadece ruhu yaralayan bir duygu değil, aynı zamanda imanı kemiren ateştir. Haset eden kişi çoğu zaman karşısındakinin de kendisine haset ettiğini vehmeder ve bu yolla kendi kötülüğünü meşrulaştırır. Halbuki bu hastalık, insanı hem dünyada hem ahirette çürüten bir iç yangındır.
Kur’ân ve Sünnet, hasedin imanı zedeleyeceğini ve iyilikleri yok ettiğini bildirerek mü’minleri bu afetten sakındırır. Haset, Allah’ın kullar üzerindeki taksimine razı olmamak anlamına gelir ve kaderi tenkit etmekle eşdeğerdir. Haset sahibi, sadece haset ettiği kişiye değil, kendine de zarar verir; onun başarılarını, ibadetlerini veya nimetlerini düşündükçe içten içe yanar, denge ve muhakemesini kaybeder. Küçük bir duygusal sapma, zamanla küfür ölçüsünde bir ruh hâline dönüşebilir. Bu nedenle kalpte haset duygusu belirir belirmez, ona hayat hakkı tanımadan istiğfar ve tefekkürle bastırmak gerekir.
İslam’da yasaklanan bu kıskançlığın karşısına, gıpta ve tenâfüs yerleştirilmiştir. Gıpta, bir başkasındaki nimeti yok etmek istemeden, benzerine ulaşma arzusudur. Ancak gıpta bile hasede çok yakın bir çizgide durduğu için takva sahipleri bu sınırda dolaşmaktan bile sakınırlar. Kur’ân’ın salih talebeleri, hayırda yarışma anlamına gelen tenâfüs kavramıyla yol alır. Bu yarışta haset yoktur; kimsenin nasibi bir başkasının nasibini eksiltmez. Herkesin muvaffakiyeti diğerini kıskandırmaz, bilakis yükün paylaşılması sevinçle karşılanır. Bu anlayışta her mü’min, kardeşini kendine rakip değil, aynı hedefe koşan bir yoldaş olarak görür.
Hasetten kurtulmanın yolu, sürekli iman tazelemek, sohbet-i cânanla kalbi diri tutmak, ahiret endişesini canlı tutmak ve ilahî emirlere kusursuz bir teslimiyetle bağlı kalmaktır. Kıskanılan nimetlerin faniliği, Allah’ın taksimindeki adalet, yapılan iyiliklerin gizlenmesi ve riya ihtimalinden uzak durulması da bu yolda önemlidir. Zira her bir günah, istiğfarla hemen imha edilmezse kalpte yer eder; kurt değil, küçük bir manevî yılan gibi kalbi ısırır. Tenâfüs ise bu karanlığa karşı mü’minin yolunu aydınlatan bir nurdur.
6. Kibir
Kibir, hakikati kabule engel olan, insanı hem Allah’a hem de kullara karşı isyana sürükleyen tehlikeli bir marazdır. Asıl mahzuru, kalbi karartarak iman ile arasına perde çekmesidir. Bu yüzden kibir ile iman bir kalpte uzun süre birlikte barınamaz. Allah, tekebbür edenleri sevmez ve büyüklüğün yalnızca Kendisine ait olduğunu bildirir. Zira kibir, bir yönüyle ulûhiyet sıfatlarına ortaklık iddiası taşır. Bu ise insanı zamanla hakikate karşı körleştirir ve Hakk’a karşı düşmanlığa kadar götürür.
İnsana izzet ve vakar gibi meziyetler kazandırması için yaratılmış bu duygu, amacından saptığında kişiyi tehlikeli bir uçuruma sürükler. Kibir, aynı zamanda insanın başkalarının mazhariyetlerine tahammül edememesi, kendi dışındaki başarı ve nimetleri hazmedememesi gibi hazımsızlık hâlleriyle de beslenir. Bu sebeple kibirli kimse hem kendini yer bitirir hem de kaderi tenkit etmiş olur. Bunun zıddı olan zillet de İslâm ahlâkında yeri olmayan bir durumdur; mü’min ne tekebbür eder ne de meskenet ve aşağılık duygusuna kapılır.
Bu tehlikeli meyilden kurtulmanın en etkili yolu, sürekli iman hakikatleriyle dirilmek, iç muhasebe ile kibri tanımak ve ilâhî nimetlerin asıl sahibinin Allah olduğunu idrak etmektir. Bunun yanında, fazilet yarışında tenâfüs duygusu öne çıkarılmalıdır. Yani haset ve kıskançlığa düşmeden, başkalarının hayırda ileri gitmesini takdir ederek, aynı güzelliklere ulaşma azmiyle yarışa katılmak esas alınmalıdır. Böylece insan, hem kendi istikametini korur hem de kardeşlik hukukunu zedelemeden kemâl yolculuğunu sürdürür.
7. Başkalarını Hakir Görme ve Ayıplama
Başkalarını ayıplamak, yalnızca bir dil hatası değil; kişinin iç dünyasındaki zaafların ve nefsanî meyillerin dışavurumudur. Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir mü’minin işlediği hatadan ötürü ayıplanmasının, aynı hatanın ayıplayan kişi tarafından da işlenmesine yol açabileceğini haber vererek, bu davranışın ne denli büyük bir tehdit olduğunu ortaya koymuştur. Bu sebeple mü’min, sadece dilini değil, aynı zamanda düşüncelerini de kontrol altında tutmalı; insanların kusurlarıyla değil, kendi eksikleriyle meşgul olmalıdır. Başkasının itibarını zedeleyen bir dil, ahirette taşınması zor bir yük hâline gelir.
Gerçek mü’min, çevresine güven veren, kimseye eliyle ve diliyle zarar vermeyen kimsedir. Onun hem davranışları hem de konuşmaları edep çizgisinde olmalıdır. Ahlâk, sadece geçici bir çaba değil, karakter hâline gelen bir alışkanlıktır. İnsan bazen hata yapabilir; fakat mü’min, ne kadar zor durumda olursa olsun seviyesini korur, öfkesine yenilmez, düşene tekme vurmaz. Her insanın haysiyetini kendi itibarı gibi korur, hata işleyeni dışlamaz, dua ve yardım eli uzatır.
Elbette yanlışlar karşısında sessiz kalınmaz. Fakat emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker vazifesi, insanları rencide ederek değil; güzel üslupla, hikmetle, muhatabı ikna ederek yapılmalıdır. Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) örnekliğinde olduğu gibi, hatalar umuma konuşularak nazikçe düzeltilmeli, şahıslar teşhir edilmemelidir. Gerçekten mü’min olan bir kimse, kötülüğe kötülükle değil, iyilikle mukabele eder; kin ve öfkeyle değil, itidal ve şefkatle hareket eder.
8. Başkalarıyla Alay Etme
İslam, insanların kusurlarını alaya almak, onları küçük düşürmek ya da itibarını zedelemek gibi her türlü davranışı haram kılar; bu tür fiilleri küfür ve nifak sıfatlarıyla ilişkilendirir. Alay etmek, ister sözle, ister hareketle, ister lakapla yapılsın, kul hakkına giren ve mü’mince olmayan bir tavırdır. Kur’ân-ı Kerim, insanlara tepeden bakarak istihza edenleri lanetle anarken, mü’minin vakar ve ağırbaşlılıkla böyle kimselerden yüz çevirmesini öğütler. Hakiki bir mü’min, kendi vakarını muhafaza ederek başkalarının küçüklüğüne düşmez; onların alayına tebessümle karşılık verir, hidayetleri için dua eder. Çünkü İslam, incitmemeyi esas alır, mü’minin görevi ise insan itibarını koruyarak fazilette yarışmaktır.
9. Zulüm
Zulüm, haddini bilmemek ve hem Allah’a hem de mahlûkata ait haklaramtecavüzde bulunmaktır. Kur’ân-ı Kerim, küfrü en büyük zulüm olarak nitelemiş, Allah’ın hukukuna karşı işlenen bu tür taşkınlıkları “büyük zulüm” kapsamında değerlendirmiştir. Ancak zulüm sadece küfürle sınırlı değildir; mahlûkata haksızlık etmek de zulüm sayılır. Sebepsiz yere bir canlıya zarar vermek dahi zulüm olduğu gibi, bir topluluğa yönelmiş haksızlık ise çok daha ağır bir vebaldir.
Zulüm, çoğu zaman yalnızca açık adaletsizlikler olarak görülse de, adalet ölçüsünün bozulduğu her fiil bu kapsamdadır. Makam sahibi bir kimsenin yakınlarını kayırması, kamu hakkını suiistimal etmesi, halkın hukukunu görmezden gelmesi de zulümdür. Bu dünya zemininde hafife alınan bu fiiller, ahirette karanlıklar halinde karşıya çıkar. Zalimlerle yakınlık kurmak, onları onaylarcasına yanlarında bulunmak veya yapılan haksızlıklar karşısında sessiz kalmak dahi “meyletme” kapsamında değerlendirilir ve bu da ilâhî gazabı celbedebilir. Kur’ân, istikamet üzere olan müminlerin meleklerle müjdeleneceğini bildirirken, zalimlerin asla iflah olmayacaklarını açıkça ifade eder. Mazlumun âhı, bir duadır ve bu duanın kabulü ilâhî adaletin gereğidir. “Zulüm ile âbâd olanın âkıbeti berbâd olur” sözü, bu büyük hakikatin halk diline yansımış şeklidir. Zira “küfür devam edebilir, ama zulüm asla devam etmez.”
10. Anne-Baba Hakkını Gözetmeme
Kur’ân ve Sünnet, anne-babanın hakkını gözetmeyi, ilahî rızaya ulaşmanın önemli bir vesilesi olarak vurgular. Allah (celle celâluhu), kendi hakkını zikrettikten hemen sonra ebeveynin hukukunu hatırlatır; hatta Peygamber hakkı bile bu sıralamada yer almaz. Bu vurgu, evladın anne-babaya gösterdiği her türlü saygı ve hizmetin sıradan bir minnettarlık değil, ahlaki ve imani bir yükümlülük olduğunu ortaya koyar. Onlara “öf” bile denilmemesi emri, şefkat ve tevazuyla muamele edilmesini şart koşar.
Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), anne-babaya hürmeti Hakk’a itaate denk görmüş ve onların gönlünü kazanmayı cennet vesilesi saymıştır. Onların hayattayken hoşnut edilmemesi durumunda, kişinin ebedî hüsrana uğrayabileceğini bildirmiştir. Dine hizmet gibi ulvî bir gerekçeyle bile olsa anne-babayı ihmal etmek kabul edilemez. Başka bir kardeşin onların ihtiyaçlarını gidermesi, diğer evlatların mesuliyetini ortadan kaldırmaz. İdeal olan, hizmetle ailevi vazifelerin birlikte yürütülebileceği ortamları oluşturmaktır.
Modern çağda, anne-baba sevgisinin zayıfladığı, onların yalnızlığa terk edildiği ve evlatlar tarafından birer yük gibi görüldüğü acı bir gerçektir. Huzurevlerinde geçirilen ömürler, insanın tabiatına aykırı bir manzara sergiler. Oysa yaşlı bir insan için huzur, sadece sıcak bir çorba ve yatak değil; hürmet, muhabbet ve yakınlarının tebessümüdür. Bu noktada her evlat, ebeveynini Allah’ın rahmetine erişmeye vesile görmeli ve onların hakkını gözetme vazifesini asla ihmal etmemelidir. Kusurlar karşısında ise hâlis niyet, gayret ve Cenab-ı Hakk’ın rahmetine sığınma dışında bir teselli kaynağı bulunmamaktadır.
11. Yeis
Yeis, yani ümitsizlik, her hayırlı işin önünü tıkayan büyük bir engeldir. Mümin, şartlar ne kadar ağırlaşırsa ağırlaşsın Rabb’ine olan güvenini kaybetmez; dua ve münacatlarla Allah’a yönelir, sonunda her işin hayra bağlanacağına olan inancını korur. Zaman zaman yaşanan ruh sıkışmaları ve gönül darlıkları ise sabır ve gayret çağrısıdır; birer uyarı, birer diriliş vesilesidir. Böylesi dönemlerde havf ve reca dengesi gözetilerek sabır ve şükürle yola devam edilmelidir.
İnsan, şeytanın tuzaklarına düşerek günaha sapabilir; fakat hatasını fark edip pişmanlık duyduğu anda, rahmet kapısının açık olduğunu bilmelidir. Kur’an’da defalarca bildirildiği üzere, Allah’ın rahmeti her şeyi kuşatmıştır ve tevbe kapısı hayatın son anına kadar açıktır. Önemli olan, günahların ardından ye’se düşmemek; bilakis reca duygusuyla tevbeye ve salih amellere yönelmektir.
Mümin, başkasına hüsnüzanla yaklaşır; kendine gelince kusurunu görür, noksanını bilir ve Rabb’ine karşı sürekli bir iç muhasebe hâlinde olur. Bedîüzzaman Hazretleri’nin “Yeis mâni-i her kemâldir.” sözü, bu tehlikenin büyüklüğünü veciz biçimde özetler. Bu yüzden insan, "Bu badireyi de aşabilir miyim?" demek yerine, himmetini yüceltmeli, ruhunu fatihâne bir ruh, peygamberane bir kararlılıkla azmini kuşanmalıdır. Zira “Allah bizimle beraberse, aşamayacağımız hiçbir engel yoktur.” inancı, mümini yeis girdabından kurtaracak en büyük güçtür.
12. Taassup
Arapça bir kelime olan taassup, bir şeye veya düşünceye körü körüne bağlanmak; işin önünü, arkasını hesap etmeden sadece kendi anlayış ve beğenisine göre meseleleri değerlendirmek; akla uymayan ve dinin ruhuna ters düşen hususlarda bile inat ve temerrüt içinde bulunmak demektir. Taassup, mantık ve muhakemeden uzak bir davranıştır. Gerek cahiliye dönemi insanlarının, gerekse asr-ı saadetteki kâfir ve münafıkların o parlak hakikate karşı kör ve sağır kalmalarının nedeni de taassuptur.
Mü’minin özelliği taassup değil, salâbet-i diniyedir. Salâbet-i diniye ise zamanın ve şartların değişmesine rağmen, bir insanın dininin ortaya koyduğu hükümleri yaşamada kararlılık ve samimiyet göstermesidir. Bir insanın taassuba düşmeden salâbet-i diniye üzere yaşaması, Kur’an ve Sünnet çizgisinde bir hayat sürmesiyle mümkündür.
Böyle bir insan, imani hakikatlerde derinleşme peşinde koşar, takvaya sarılır, adımlarını temkinle atar ve hislerine yenik düşmez. En sonunda da “Rabbimiz, bizi hidayete erdirdikten sonra kalplerimizi kaydırma; bize katından rahmet lütfet. Şüphesiz, lütfu bol olan yalnız Sensin.” (Âl-i İmrân, 3/8) duası ile, her türlü tercih ve kararında Cenab-ı Hakk’a sığınır.
13. Riya ve Süm’a
Riya, bir şeyi yaparken başkaları görsün diye; süm’a ise duysunlar diye yapmaktır. Bazen birbirlerinin yerine de kullanılabilirler. Her ikisi de, ihlasın zıddı olarak kullanılan kavramlardır. Peygamber Efendimiz’in beyanlarında riya, ümmeti hakkında en çok korktuğu gizli şirk olarak yer alır. Öyle ki, karanlıkta bir kaya üzerinde yürüyen bir karıncanın görülüp hissedilmemesi kadar gizlidir.
Riya ve süm’a gibi hastalıklar, farklı farklı şekillerde kendini gösterir. Kimi zaman doğrudan, sırf başkaları görsün ve duysun diye yapılan ameller şeklinde; kimi zaman ise ihlasla başlanmış, fakat sonradan farklı mülâhazalara girilmiş ameller olarak ortaya çıkar. Bazen de, gösterme ve duyurma gibi bir maksat olmasa da, ameli derin gösterme ya da başkalarından takdir bekleme şeklinde tezahür edebilir.
Yapılan her türlü amelde, Rabb’in rızası ön planda tutulmalıdır. Zira hâlisane söylenen sözler ve yapılan ameller öyle kıymetlidir ki, melekler onu vird-i zeban edinir; ruhaniler de onu tesbih gibi çeker dururlar. Öyleyse ağzımızdan çıkan her kelime, kalbin sesi ve soluğu olmalıdır. Bir diğer ifadeyle, amel bir cesetse ihlas onda can; amel bir kanatsa, ihlas da diğer kanattır. Ne ceset cansız olabilir, ne de tek kanatla bir yere varılabilir.
14. Laubalilik
Laubalilik, kişinin kendi mahiyetinin, vazife ve sorumluluklarının şuuruna henüz uyanamamış olmasından kaynaklı olarak, başkalarını alaya alma ve hürmetsiz davranma hâlidir.
Mehâsin-i ahlak olarak ifade edilen güzel huyların arkasında güçlü bir iman bulunduğu gibi, mesâvî-i ahlak yani kötü huyların temelinde de imandaki eksiklik vardır. Bu hastalığın arkasında da çoğu zaman imandaki eksiklik yatmaktadır. Böyle bir hastalığa yenik düşmemek için, malayaniyata karşı tavır alıp ondan uzak durmak; hayatı disiplinli yaşamak ve imanî konulardaki problemlerimizi çözerek dinî hayatımızı yaşanır hâle getirmek gerekir. Mümin, hayatında ciddiyeti talep ettiği nispette, ibadette de aynı hâli yakalayabilir ve bu tavır onun tüm hâline tesir eder.
Efendimiz’in hayatına bakıldığında, Allah’ın huzurunda olduğunu her an hissettiği görülür. Öyle ki yatakta dahi kendini tamamen salmaz; sağ elini başının altına koyar, ayaklarını göğsüne çeker, kıvrılır ve öyle istirahat eder. O’nun yaşantısının her damlasında, her santiminde böyle bir temkin ve teyakkuz vardır. Hasılı, bize düşen; her yerde elimizden geldiğince O’nun huzurunda bulunuyor olma şuuruyla hareket etmek ve sunîliğe ya da yapmacık davranışlara girmeden tavırlarımızı buna göre planlamaktır.
15. Kin
Kin, birine karşı duyulan öç alma isteğidir. Kinle ve nefretle karar vermek şeytanın işidir. Şeytan, Hazreti Âdem’e duyduğu kininin ifadesi olarak verdiği kararın neticesinde, ebediyen cehennemde kalma cezasına çarptırılmış ve insanlığa düşman olmuştur. Buna mukabil, sabır, tedbir ve afv u safh ile hareket etmek ise, peygamberler (alâ nebiyyinâ ve aleyhimüsselâm) başta olmak üzere, sâlih insanların şiarıdır.
İçine kin ve düşmanlık hisleri girip yerleşen insanın bakış ve davranışları başkalaşır, mizacı ve fıtratı bozulur. Mizacı bozulan kişi ise, bir yandan insanî duygu ve ilişkilerden uzaklaşırken; öte yandan ruhî bir çözülme yaşar.
İnsan olmak ve o yolda gayret içinde bulunmak isteyen kimse, kalbini temiz tutar. Allah, içinde kin ve nefretin hüküm sürdüğü bir kalbe iltifat etmez; O, selim kalplere iltifat eder. Öbür tarafta geçer akçe, kalb-i selimdir. Bütün peygamberler, hayat-ı seniyyelerinde karşılaştıkları kin ve nefrete karşı hep afv ve mülâyemetle mukabele etmişlerdir. Kur’ân-ı Kerîm’de pek çok âyette, Müslümanlar kendilerine yapılan kötülüğe karşılık vermemeye, sabrederek affetmeye teşvik edilmiştir. Hazreti Bediüzzaman’ın da ifade ettiği gibi, hasmı mağlûp etmenin en kısa ve en emin yolu, fenalığına karşı iyilikle mukabele etmektir.
Evet, kâmil mü’minler, Allah ahlâkıyla ahlâklanarak Cenab-ı Hakk’ın muamelesini esas almalıdırlar. Allah Teâlâ, yılan-çıyan, arslan-kaplan, mü’min-müşrik ayrımı yapmadan bütün varlıklara rızık verdiği gibi, onlar da herkese ve her şeye karşı Yaratan’dan ötürü bir nevi alâka duymalıdırlar. Öfkeye, kine, nefrete bütün bütün kapanmalı; tüm pencerelerini sevgiye, şefkate, ruh enginliğine ve kalb selâmetine açmalıdırlar.
16. Suizan
Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Bir kişi, ‘İnsanlar helak oldu!’ dediği zaman, onlar içinde en fazla helake maruz kalan kendisi olur.” buyurur. Zira bir başkası hakkında bu şekilde hüküm vermek, çoğu zaman suizannın neticesidir. Suizan, başkalarını küçümseyerek her şeyi kendi benliğine bağlama hastalığıdır. Bu hâl, kişiyi mânevî açıdan baş aşağı götürebilecek kadar tehlikelidir.
Kur’an-ı Kerim, “Zannın bir kısmı günahtır; birbirinizin gizli hâllerini araştırmayın.” (Hucurât, 49/12) ayetiyle suizannı kesin bir dille yasaklar. Başkalarının amellerine niyet okumalarla yaklaşmak veya kusurlarına odaklanmak, onların Allah katındaki değerini bilmeden hüküm vermektir. Oysa en küçük amelin bile kişiyi kurtuluşa götürebileceğini düşünerek hüsnüzanla yaklaşmak gerekir.
Her gölgeyi asıl zanneden, ihtimalleri hakikat yerine koyan insan, çoğu zaman kendi içindeki hastalığı dışa yansıtır. Kalbi kirli olan, başkalarının kalbine de suizanla bakar. Hâlbuki hakiki mü’min, temkinle yürür ama düşüncelerini hüsnüzan temeline oturtur. Resûl-i Ekrem Efendimiz de, “Hüsnüzan, kişinin kulluğunun güzelliğindendir.” buyurarak bu temel ahlâkî tutumu vurgular. Özellikle Allah ve Resûlü’yle irtibatı bulunan mü’min gönüller hakkında suizandan uzak durmak elzemdir.
17. Yıkıcı Eleştiri
Eleştiri; bir söz, tavır ya da davranışın değerlendirilip olumlu ve olumsuz yönlerinin ortaya konmasıdır. Usulüne uygun şekilde yapıldığında eksikleri tamamlamak, hataları düzeltmek ve daha iyiye ulaşmak adına faydalı bir imkândır. Ancak yapıcı olmaktan uzak, kırıcı ve yıkıcı bir üslupla yapılan eleştiriler faydadan çok zarar getirir; problemleri çözmek yerine daha da derinleştirir.
Mü’min, eleştiride de karakterinin gereğini ortaya koymalı; tenkitleri yapıcı, teşvik edici ve umut aşılayıcı olmalıdır. Yanındakileri yol arkadaşı olarak görmeli ve onların gayretleriyle daha büyük hayırlara vesile olunacağına inanmalıdır. Unutulmamalıdır ki büyük bir yapının inşası yıllar alabilir, ama küçük bir gafletle o yapı yıkılabilir. Bu sebeple yanlışları düzeltmeye çalışan kimse, önce yerine ne koyacağını bilmelidir.
İslam geleneğinde, sahih hadislerin tespiti için geliştirilen metin ve senet tenkidi disiplini; fikir tartışmalarını düzenleyen münazara ilmi, eleştirinin hak ve adalet içinde nasıl yapılması gerektiğine dair zengin bir miras bırakmıştır. Selef-i sâlihîn, haklı çıkmaktan çok hakkı ortaya çıkarmayı hedeflemiş; adalet, insaf ve nezaketi elden bırakmamıştır. Zira bir insanın eleştiride hakkaniyetli olmasını engelleyen duygular, onu hakikatten uzaklaştırabilir ve doğruyu eğri, eğriyi doğru görmesine sebep olabilir.
Tenkitte üslup da son derece önemlidir. Muhatabın mizacını, konumunu ve zamanı dikkate almak gerekir. Bazı sözler, yanlış bir ağızdan söylendiğinde reddedilirken, bir başkasının dilinden döküldüğünde kabul görebilir. Bu sebeple, muhatap üzerinde etkili olabilecek birini devreye sokmak veya genel konuşmalarla mesaj vermek daha faydalı olabilir. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) de, genellikle hataları doğrudan değil, umumî ifadelerle düzeltmiş, böylece insanları rencide etmeden ıslah yoluna gitmiştir.
Bütün bunlarla birlikte, eleştirilen kimselerin de insaflı olması; yapıcı uyarılara kulak vermesi gerekir. Bediüzzaman’ın ifadesiyle, koynumuzdaki akrebi gösteren birine düşen mukabele, teşekkürden başka bir şey olmamalıdır. İşte bu tavır, olgun ve mü’mince bir davranıştır.
18. Yapılan İyiliği Başa Kakma
Bir mü’min, yaptığı her iyiliği sırf Allah’ın rızasını kazanmak için yapmalı ve ardından bu iyiliği tamamen unutmalıdır. Hizmet anlayışımızda önemli bir yeri olan azami ihlas bunu gerektirir.
Bize yapılan bir iyiliği unutmayıp şükranla karşılamak bir fazilettir. Ne var ki, iyiliği yapan kişinin bunu hatırlatması, karşısındakini minnet altında bırakması doğru değildir. Zira iyiliği hatırlatma sadece Allah’a mahsustur. Yapılan her iyilik, O’nun lütfundan bir tecellidir; biz de o lütfun aracısıyız.
Sadaka ve infak gibi ameller, hem malı temizler hem de Allah’a karşı sadakatimizin bir ifadesidir. Dolayısıyla birine maddi-manevî iyilikte bulunmuşsak, bunu dillendirmek değil, Allah’a hamd etmek gerekir. “Allah’a binlerce hamd ü senâ olsun ki bizi sizinle beraber bu yolda yürümeye nasip etti” diyebilmek en doğru tavırdır.
Yapılan iyilikleri sahiplenmek, içten içe kendine pay çıkarmak insanı riyaya ve gurura sürükler. Ef’âl, esmâ ve sıfatların tecellisinde Allah’ı tanıyamamış kişiler, neticeleri kendilerinden bilir. Bu da enaniyeti besler. Ortaya çıkan güzellikleri sahiplenmek, o amelin sevabını siler; ahirette “Dünyada alacağını aldın, burada bir karşılık yok” hitabına muhatap bırakabilir.
Ortaya attığınız tohumlar gözünüzün önünde birdenbire yerden fışkırsa, her biri bin başak verse ve her başak bin buğdaya yürüse; aklınızdan “Bu işte bizim de bir rolümüz var.” gibi bir düşünce geçecek olsa; içinize gelen bu hissi büyük bir günah gibi görüp hemen istiğfar etmiyorsanız, yaptığınız işler hebâen mensûrâ olur, heder olur gider. Nimetleri kendinize mal ettiğiniz an, elinizden alınır.
Bu sebeple, nefsin pay almak istediği her durumda derin bir muhasebeye girmeli; “Estağfirullah yâ Rabbi! Ben yine kendime takıldım.” diyerek tevbe ile sığınmalıyız. Zira kendine takılan, Allah’ın rızasına yönelemez; nefsini ayaklar altına alıp üzerinde raks etmeyen, Rabbine ulaşamaz.
19. Tecessüs (Başkalarının Gizli Hâllerini Araştırma)
İslam, başkalarının kusurlarını araştırmayı, günahlarını ortaya çıkarmayı kesin olarak yasaklamıştır. Kur’ân-ı Kerim, “Tecessüs etmeyin, birbirinizin gizli hâllerini araştırmayın” buyurarak (Hucurât, 12) bu konuda kesin bir uyarıda bulunmuş; Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) de başkalarının ayıbını örtmenin, Allah katında büyük bir fazilet olduğunu ifade etmiştir. Nitekim bir hadis-i şerifte, “Bir Müslümanın ayıbını örteni, Allah dünyada ve ahirette örter” buyurmuştur.
İnsana düşen, Allah’ın Settâr ismiyle ahlâklanmak; başkalarının gizli hâllerini araştırmaktan sakınmak, görülen veya duyulan olumsuzluklara kulak asmamaktır. Zira kalp, göz ve kulak gibi organlarımızdan da hesap vereceğimiz, unutulmamalıdır. Suizanla, tecessüsle, gıybetle ve tahkirle kirletilen bir vicdan, dünya hayatını da cehenneme çevirir.
Her insan hata yapabilir; kimisi bu zaafını bastırarak temiz bir hayata yönelir, kimisi ise hatalarını bastıramaz. Ne var ki, hatasız insan olmaz. Bu yüzden düşenin üzerine yürümek, onu mahcup etmek, günahını yaymak asla doğru değildir. Bizim vazifemiz, başkalarının kusurlarıyla değil, kendi hatalarımızla meşgul olmaktır. Zira başkalarının ayıbıyla meşgul olan, kendi kusurlarını göremez olur.
Başkalarını sürekli elştiren, kınayıcı bir dille konuşan kimseler, gönül kirlenmesine maruz kalır. Bu kimseler, hayata hep karanlık pencerelerden bakar; kendilerinden başkasının iyiliğini görmezler. Oysa bir mü’min, iyilikte de kusurda da kendini sorgulamalı; Rabbini tanıyamamanın eksikliğini kendi nefsinde aramalıdır. Bu noktada, İmam Muhasibî’nin en ufak bir suizanı bile büyük bir kusur sayması, önemli bir ölçüdür.
Sonuç olarak; mü’minin bakışı, her zaman başkalarının hatasını örtmeye, güzelliklerini görüp öne çıkarmaya yönelik olmalıdır. Başkasının kalbini incitmektense kendi kalbini sorgulamak, hem ilâhî ahlaka hem de Efendimiz’in yoluna uygun bir tavırdır.
20. Kendini Başkalarından Üstün Görme
Kendini başkalarından üstün görme (fâikiyet) duygusu, insanın iç dünyasında yeşeren tehlikeli bir hastalıktır. Bu duygu, zamanla kişiyi, üstünlüğünü başkalarına kabul ettirme ve hâkimiyet kurma arzusuna (meylü’t-tefevvuk) sürükler. Hafıza, zekâ, hitabet gibi meziyetleriyle ya da şöhret, soy, servet gibi dünyevî nimetlerle başkalarına üstünlük taslayan kişi, zamanla bu özellikleri kendinden bilerek nimetlerin Sahibinden gaflet eder. Oysa her nimet, kulluğun derinliğine çağıran bir vesile; şükürle değerlendirildiğinde ruhu yükselten bir imkândır.
İnsanın sahip olduğu tüm meziyetler, Rabbimizin birer lütfudur. Bu lütuflar karşısında tevazu, mahviyet ve şükür duyguları içinde olmak gerekirken; kişi bunları kendi kabiliyeti ve hakkı gibi görürse, nimetleri bencilliğin ve nankörlüğün zeminine çeker. Böyle bir tutum, nimetleri bereketlendirecek olan şükrün yerine, onları insanın felaketine sebep olacak birer imtihan vesilesine dönüştürür. Asıl olan, nimeti değil, nimetin Sahibine teveccüh etmektir. Nimetin arkasındaki Rahmeti görmek insanı korur; nimetle kibirlenmek ise kişiyi helake sürükler.
Bazen bu üstünlük hissi sadece şahsî değil, mensubiyetler üzerinden de kendini gösterir. Kendi cemaatini, milletini ya da hizmetini başkalarından daha değerli gören kişi, benliğini mensubiyet kimliği içinde yeniden üretmiş olur. Bu da en az şahsî gurur kadar tehlikelidir. Hak ve hakikatin ilanı yapılırken bile nefsin karışması, sözü bulandırır. Hizmet ehli, her türlü takdir ve başarıyı kendi üzerine almamalı; bilakis her şeyi Allah’a vermeli, Allah için başlamalı, O’nun rızası için çalışmalıdır. Bu anlamda ihlâs, benlik duygusuna karşı en güçlü kalkandır.
Kendini üstün gören bir kimse, başkalarının çalışması gerektiğini düşünürken, en küçük katkıyı dahi kendi hanesine yazmak ister. Takdir edilmeyince kırılır, alkış görmeyince küserek geri çekilir. Hizmetteki sebatı değil, görünürlüğü önceler. Oysa ihlâs ile yapılan küçük bir amel, riya karışmış batmanla amelden evlâdır. Bediüzzaman’ın “Allah için işleyiniz, Allah için başlayınız, Allah için çalışınız” sözü, bu tuzaklara karşı bir sığınaktır. İnsan, her an yeniden imtihanlardan geçeceğini bilmeli, nimetle gelen gurur vesveselerine karşı teyakkuzda bulunmalıdır. Şükür ve mahviyetle hareket edildiğinde, nimet kişiyi yüceltir; benlikle bulandığında ise yere batırır.
21. Faydasız Şeylerle Uğraşma
Mü’min, hem bu dünyada hem de ahirette bir karşılığı olmayan, Allah rızasına ulaştırmayan söz ve davranışlardan uzak durmalıdır. Onun hayatı, sözü, susması, düşüncesi bile Hakk'a kilitlidir. Kalbi ve zihni daima yüksek hedeflere odaklanmış, kendisine bahşedilen her nimeti dikkatle değerlendiren, boş bir anını bile zayi etmeyen bir şahsiyettir. Onun hayatında "mâlâyâni"ye yani faydasız işlere yer yoktur.
Kur'ân'ın övdüğü mü'minler, boş ve gereksiz sözlerden uzak duranlardır. Bu anlayışla hareket eden bir mü'min, vaktini ibadetle, faydalı okumalarla, dua ve zikirle, hakikat arayışıyla, hizmetle geçirir. Her anını yararlı bir şeyle doldurarak, kalbini ve ruhunu yaralayabilecek laubali tavırlardan uzak durur. Zira tek bir kelime, tek bir bakış, insanı manen helake sürükleyebilir. Bundan dolayı ya Allah'tan bahsetmeli ya da susmayı bilmelidir.
Faydasız işlerden uzak durmak, vera'ın da bir boyutudur. Vera', insanın hayatını anlamlı, gerekli ve öteleri hedefleyen şeylere kilitlemesi; geçici ve boş olanlardan uzak durmasıdır. Bu, kalbin Allah'la olan irtibatına zarar verebilecek her şeyi terk etmeyi gerektirir. Kalben dünyaya mesafeli durmak, gaflete yol açabilecek işlerden el çekmek, bu ahlakın tezahürlarındandır.
Mü'min, boş kalmamalı; mutlaka faydalı bir işle meşgul olmalıdır. Hizmetle meşguliyet, onu mâlâyâniyattan uzak tuttuğu gibi, Allah'ın rızasını da celbeder. Bu yolda yapılan küçük görülen gayretler dahi büyük dua yerine geçebilir. Böylece hayat bir salih daireye dönüşür; hayır, yeni hayırlar doğurur ve mü'min, hem kendisini hem de toplumu ihya eden bir hayat yaşar. Boşluk tanımadığı bu hayat tarzı, onu gaflet ve dağınıklıktan korur.
22. Övülme Tutkusu
Mü’minin gönlünü zedeleyen, manevî istikameti bozan en tehlikeli hastalıklardan biri, övülme arzusu ve methedilme tutkusudur. Kişi, çoğu zaman sadece yaptığı iyiliklerle değil, yapmadığı işlerle ve hiç hak etmediği meziyetlerle de anılmak ister. Bu tür bir beklenti, aslında küfre ait bir sıfat olan gurur ve bencillikten beslenir. Kur’an, yapmadıklarıyla övülmek isteyenleri ağır bir azapla uyarır.
Selef-i salihin, Kur’an’da yerilen sıfatları yalnızca başkaları üzerinden okumamış, her ayeti kendilerine inmiş gibi değerlendirmiştir. Onlar, ilahi gazabı çeken her kötü vasfı kendilerinde de arar, en hafifinden bile sakınır, Kur’an’ın uyarılarını içselleştirerek yaşarlardı. Bu sebeple övgü karşısında sükûneti, yergi karşısında da sabrı kuşanmışlardır.
Övülmeye müptela olan kimseler çoğu zaman şöhrete tutkun, nefislerinin esiri ve çevrelerinden takdir devşirmek isteyen tipik narsistlerdir. Gerçekte sahip olmadıkları makamlarla anılmak ister, yapmadıklarını yapmış gibi gösterirler. Bazıları bu hali, manevî iddialarla süsler; kendini veli, gavs veya seçilmiş biri gibi lanse ederek insanların teveccühünü kazanmayı hedefler. Bu riyakârlık, kişiyi hakikatten uzaklaştırır ve iç dünyasını çoraklaştırır.
Gerçek mü’min ise tevazu ve mahviyet sahibidir. Kendini ilahî lütuflar karşısında aciz görür; övgüyle değil istiğfarla, şöhretle değil şükürle yol alır. Hazreti Ebû Bekir’in övüldüğünde yaptığı dua, bu derin tavrın ifadesidir: “Allah’ım, bende olmayanı söyleyenleri affet; beni kendimle baş başa bırakma.” Aynı çizgide, Bediüzzaman Hazretleri de her türlü takdiri reddetmiş, övgüye muhatap olduğunda “Ben kendimi sevmiyorum; bana makam vermeyin.” diyerek muhatabını ikaz etmiştir.
Özetle, mü’minin yolu, kendini övülmeye layık görmemek ve methedilmekten uzak durmaktır. Yergi karşısında yılmamak, övgü karşısında ise sevinmemek bir kemal işaretidir. Gerçek fazilet, insanın kendisine hatasını söyleyeni düşman değil, dost bilmesidir.
23. Alınganlık-Küsme
Kırgınlık, kalben mesafe koymak ve irtibatı kesmekle başlar; zamanla gıybete, suizanna, hatta iftiraya kadar uzanabilir. Küs duran kişi, içsel bir öfkeyle muhatabının düşmesini temenni edebilir. Daha da kötüsü, bütün bu halleri meşrulaştırarak nefsini temize çıkarır. Oysa Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), mü’minin kardeşine üç günden fazla küs durmasını haram kılmıştır. Bu sürede duygular yatışmalı, gönüller yeniden buluşmalıdır. Küskünlük, haklı bir sebebe dayanmadığı sürece üç gün bile fazla sayılır.
Bazı hâllerde, bir davranışı düzeltme kastıyla yapılan geçici mesafe koymalar yani “mecazi küsme” makul görülebilir. Ancak bu, anne-baba gibi büyüklerimize karşı asla caiz değildir. Onların kalbini kırmak, gönül koymak değil, gönül almakla müminin yükümlülüğüdür.
Bize karşı yanlış yapanlara dahi küsmeden durabilmek, nefsimize karşı verilmiş bir mücadele ve bir ibadet sevabı kazandırır. Küsülmeyi gerektiren hallerde dahi, incitici olmadan, hatta kıran kişiye sarılabilmek büyük bir fazilettir.
Toplumda, özellikle siyasî ve içtimaî ilişkilerde kırgınlık ve küskünlüklerin çoğaldığı görülmektedir. Bu sebeple, arabuluculuk yapabilecek, insan psikolojisine vakıf, söz ve gönül ehli insanlardan oluşan barış heyetlerine ihtiyaç vardır. Böyle bir misyon, hem yerel düzeyde hem de geniş ölçekli toplumsal ilişkilerde barışın temini adına büyük bir imkândır. Zira Efendimiz’in buyurduğu gibi, “İnsanlar arasını düzeltmek, oruç, namaz ve sadakadan daha hayırlıdır.” Küskünlüğü bitirmek sadece iki kişiyi değil, bir toplumu da ihya edebilir.
24. İstikbal Endişesi
İnsana yaratılıştan verilmiş olan istikbal endişesi, aslında ahiret adına kullanılmak üzere verilmiş kıymetli bir duygudur. Ancak çoğu zaman bu endişe dünyevî hedeflere yönelmekte, “Yarın ne yerim, on yıl sonra nerede yaşarım?” gibi sorularla insanı içten içe tüketmektedir. Gençlikte daha baskın hissedilen bu duygu, şeytan ve nefsin de yönlendirmesiyle ahireti unutturan bir buhrana dönüşebilir.
Oysa bu endişenin asıl adresi ahiret olmalıdır: “Mahşerde neyle karşılaşacağım?”, “Kabrim karanlık mı olacak, nurlu mu?”, “Cenneti kazanabilecek miyim?” gibi sorularla derinleşen bir ahiret istikbali düşüncesi, kalbi nurlandırır. Hazreti Osman’ın dediği gibi, dünya için duyulan endişe kalbi karartır; ahiret için duyulan endişe ise kalbi aydınlatır.
Mümin, rızkın Rezzâk-ı Hakiki tarafından taahhüt edildiğini bilmeli, dünya planlarını yaparken dahi tevekkülünü korumalıdır. Endişe varsa, bu ebedî saadetin kaybedilmesi ihtimali için olmalıdır. Çünkü asıl istikbal, her an başlayabilecek olan ölüm sonrası hayattır. Bu istikametteki duygular, imanla harmanlandığında ibadet sevabı kazandırır.
Bu çağda, ahiret endişesini diri tutmak kolay değildir. Bunun için müzakere meclisleri kurmak, sohbet-i cânân halkaları oluşturmak, marifet-i ilahiyeyi diri tutan kitapları birlikte mütalaa etmek gerekir. Aksi hâlde, yol yorgunları gibi dünya lezzetlerine takılıp kalma tehlikesi büyüktür. Gazzâlî'nin misaliyle, insan gölgeliğe takılıp asıl beldeye varamazsa, yolculuğun gayesi unutulur.
İstikbal endişesini yerli yerinde kullanmak; kalbi dumura uğratan dünyevî hesaplardan sıyrılıp, ebedî istikbalin endişesini duymakla mümkündür. Öyle bir endişe ki, cennet ikramlarına ve Cemâlullah’a ulaştıracak kutlu bir sermaye olabilir. Onu tüketmeden ve zayi etmeden ahiret bilinciyle değerlendirmek gerekir.
25. Tûl-i Emel
Tûl-i emel; insanın, hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya bağlanması, arzularının sonunu düşünmeden yaşaması demektir. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), bu hali şekâvetin alâmetlerinden saymış ve özellikle tûl-i emel ile hevâya uymanın insanı ahiretten uzaklaştıracağı uyarısında bulunmuştur. Zira tûl-i emel, ihlâsı zedeleyen, ölümü unutturan ve kalbi dumura uğratan tehlikeli bir sapmadır.
Ölümün her an gelebileceği hakikati, insanı dünyada misafir gibi yaşamaya, azığını hazırlamaya ve tevbeye sevk eder. Fakat tûl-i emele kapılan kişi, gençliğine, sağlığına ve imkânlarına güvenerek ömrünün sonunu hiç düşünmez. Ölümle yüzleşmekten rahatsız olur; konuşulmasından bile kaçınır. Hâlbuki imanla yaşanan bir ömür, ölüme hazırlık demektir.
Selef-i sâlihîn, bu konuda titizdi. Kimi, sadece bir günlük azıkla yetinir, ötesini düşünmeyi tûl-i emel sayardı. Kimisi giyecek ya da yiyecek biriktirmez, her an Rabbiyle buluşmaya hazır yaşardı. Onlara göre kısa emel; hayra koşmakla, amelde aceleci olmakla mümkündü. Gelecek adına yapılan her dünyevî hesap, ahiret istikametinden uzaklaşmaya sebep olabilirdi.
İnsana düşen; her günü son günü gibi yaşamak, hayırda acele etmek ve istikbal düşüncesini ahirete yöneltmektir. Gerçek başarı, arzuların değil, son nefesin hesabını yapabilmekte gizlidir.
26. Tevehhüm-ü Ebediyet
Tevehhüm-ü ebediyet, insanın hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya bağlanması, fâni hayatı ebedî zannetmesidir. Bu vehim, tûl-i emelin kaynağını oluşturur ve kişiyi ahiret düşüncesinden uzaklaştırarak gaflete sürükler. Özellikle gençlik, sıhhat ve imkânların bol olduğu dönemlerde bu duygu baskın hâle gelir; insan eceli unutur, dünyaya kök salmaya başlar.
Bu gafleti dağıtmanın yolu tefekkür ve rabıta-i mevttir. Ölümü sıkça hatırlamak, mezarlıkları ve hastaneleri ziyaret etmek, dünyanın geçiciliğini derinlemesine hissetmeye vesile olur. Bediüzzaman Hazretleri’nin ifade ettiği gibi, “Sen de öleceksin, onlar da” ayeti rabıta-i mevtin temelidir ve tevehhüm-ü ebediyetin ilacıdır.
Ashab-ı kiramın günahlardan uzak durmasında, bu vehmi zihinlerinden silmeleri mühim bir etkendir. Ölümün ve ahiretin kesinliğini sürekli göz önünde tutan bir insan, hissî sapmalara karşı daha dirençli hâle gelir. Aksi takdirde tevehhüm-ü ebediyet, kişiyi dünyaya bağlar, ebedî yolculuğa hazırlıksız bırakır.
27. Haneperestlik
Haneperestlik, kişinin evine aşırı derecede bağlanması; dış dünyadan, toplumsal sorumluluklardan uzaklaşıp sadece kendi konforuna çekilmesidir. Bu durum sadece evde uzun zaman geçirmeyi değil, toplumdan koparak kendi dar çevresinde sınırlı bir hayat kurmayı ifade eder. Böyle bir insan, hem kendisine hem ailesine hem de topluma karşı olan sorumluluklarını ihmal eder.
Haneperestlik zamanla tembellik ve tenperverliğe dönüşebilir. Oysa bir mü’min, evini ihmal etmeden toplumsal sorumlulukları da üstlenmeli; dine hizmetten, insanlara faydalı olmaktan geri durmamalıdır. Kadın ya da erkek, herkes kendi çevresinde hak ve vazifeler dengesini kurmalı; gerektiğinde meşveret, eğitim ve hizmet ortamlarında aktif rol almalıdır.
İçine kapanan bir hayat, kişiyi zayıflatır ve toplumsal çözümleri engeller. Bu sebeple evine bağlılık güzeldir, ancak onu merkeze alan bir hayat, hizmet yolunun ruhuna uygun düşmez.
28. Kendini İfade Etme Arzusu
Sürekli kendinden, yaptıklarından söz etme arzusu; ucub ve kibir kaynaklı bir marazdır. Kul, Allah’ın lütfuyla meydana gelen işleri sahiplenmemeli, tevazu ve mahviyet içinde olmalıdır. İyilikler anlatılmamalı, unutulmalı; kusurlar ise dün yapılmış gibi hatırda tutulmalıdır. Zira “iyilik yap, denize at” ahlâkı, yapılan amelin heba olmamasını sağlar.
İnsanın takdir beklemesi, hizmetleriyle anılmak istemesi, gönlünü kirletir; gaflete kapı aralar. Enbiya bile masumiyet içinde istiğfar ederken, bir mü’minin sürekli nefis muhasebesi içinde olması gerekir. Aksi hâlde başarı sarhoşluğu, insanı mahviyetten uzaklaştırır. Hedef, Allah ve Resûlü’nü sevdirmek olmalı; kişi kendi gölgesine değil, Hakk’a davet etmelidir.
Ayrıca Bakınız
- Dünya Döndükçe: Derin Müslümanlık: Giriş
- Dünya Döndükçe: Derin Müslümanlık: Güzel Ahlak
- Dünya Döndükçe: Derin Müslümanlık: Kayma Noktaları